Yemen’de 1926’da Ecdat Kanı Döküldü: Türkiye Bugün Hangi Saflarda...

1926’da Yemen’de ecdadın kanı döküldü. Peki, ne oldu da Türkiye bugün Yemen’e karşı bir ittifakın içinde yer alıyor? Türkiye’nin yanlış bir dış politika izlemesi, milletimize ve Türklük âlemine zarar verebilir, hatta yeni bir dünya savaşına sebep olabilir.

Mekke Antlaşması ile saflar yeniden belirleniyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki anlaşma; Amerika ve İsrail’e karşı Çin, Rusya ve İran ekseninde şekillenen ittifaka karşı, bir Amerikan projesi gibi görünüyor. İran’a saldıran Amerikan üslerinin ağırlıklı olarak Suudi Arabistan’da bulunması, Suudi Arabistan’ın Yemen’le savaş hâlinde olması ve Yemen’in Amerika ile İsrail’e karşı mücadelesi önemli ayrıntılardır.

Suriye’de Esad sonrası yönetim hâlâ tam anlamıyla oturmuş değil. Türkmen varlığını inkâr üzerine yürütülen, İslam soslu ve Amerikan güdümlü bir yönetim anlayışı, bölgedeki dengeleri daha da karmaşık hâle getiriyor. Irak ise Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını aralayabilecek adımlar atıyor. Kerkük valiliğinin Türkmenlere verilmesi ve petrol imkânlarının gündeme gelmesi, Türkiye ile ittifak kapılarını aralayabilecek gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Umarım Türkiye bu fırsatı değerlendirir.

Ancak Türkiye’nin hemen dibinde, Amerikan üssü olarak kullanılan ve Barzani ailesinin sözde Kürdistan projesiyle anılan yapı, bölgedeki dengeler açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir konudur.

Suudi Arabistan yönetiminin İslam dünyasındaki yeri ve izlediği politikalar da tartışmaların merkezinde bulunuyor. Vahhabilik anlayışının İslam’la ilişkisi, Suudi yönetiminin bölgesel tercihleri ve İsrail’le ilişkileri üzerine ciddi soru işaretleri vardır. Türkiye’nin dış politikası şekillenirken bu konuların göz ardı edilmemesi gerekir.

İran karşısında zor durumda kalan Amerika ve İsrail’i psikolojik olarak rahatlatabilecek bu anlaşmada Pakistan’ın yer alması da dikkat çekicidir. Pakistan’ın Türkiye ile köklü tarihî ve kültürel bağları, iki ülke arasındaki gönül birliğini güçlendiren önemli bir unsurdur. Bu bağların, Türkiye’yi farklı güç merkezleri arasında tercih yapmaya zorlayan bir sürecin parçası hâline getirilmemesi gerekir.

Bu anlaşma, dostumuz Trump’ı bir ölçüde rahatlatmış olabilir. Ancak İran, Çin ve Rusya eksenindeki dengeleri de tedirgin etmiş olabilir. Yeni bir dünya savaşının saflarını belirleyen taşların döşendiği bir dönemdeyiz. Türkiye’nin atacağı her adım, yalnızca kendi geleceğini değil, bölgenin ve dünyanın geleceğini de etkileyebilir.

Bu ittifak, Türk Devletleri Teşkilatının Turan ve Kızılelma yolculuğunu ikinci plana itme riski de taşıyor. Türkiye, tarihî misyonunun dışında bir adım mı atıyor? Zaman her şeyi netleştirecektir.

Türkiye’ye büyük umutlarla ve soydaşlık bilinciyle gönül bağlayan Türk devletleri, bu anlaşmayı Çin ve Rusya’nın safına yaklaşmalarına yol açabilecek bir gelişme olarak da yorumlayabilir. Amerika’yı rahatlatan bu anlaşma, millet olma bilincimizden ümmet merkezli bir anlayışa dönüşün önünü açabilir mi? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur.

Oysa Türkiye’nin yüce menfaatleri; dünyadaki yedi Türk devleti ve yaklaşık 350 milyon soydaşımızla gönül coğrafyamızı pekiştirmekten, askerî, siyasi ve ekonomik iş birliğini aktif hâle getirmekten geçmektedir. Türk dünyasının birliği, yalnızca söylemlerle değil, somut adımlarla güçlendirilmelidir.

Diğer taraftan, İslam ülkelerinin yöneticilerinin dış güçler karşısındaki bağımlılıkları ve siyasi kırılganlıkları da sorgulanmalıdır. Uluslararası ilişkilerde baskı ve istihbarat mekanizmalarının nasıl kullanıldığı bilinmektedir. Yolsuzluk, istismar ve benzeri ağır suç iddialarıyla gündeme gelen yöneticilerin oluşturacağı bir birliğin ne kadar bağımsız hareket edebileceği de tartışmalıdır. Böyle bir birlik kurulsa bile direksiyonun Amerika ve İsrail’in elinde olma ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Ancak bütün bunların ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı, üzerinde önemle durulması gereken bir açıklama geldi: Bu birliğin tüm İslam ülkelerine açık olduğu ve isteyen ülkelerin katılabileceği ifade edildi.

Bu söz, doğru adımlarla desteklenirse bölgesel dengeleri değiştirebilecek bir yaklaşımın kapısını aralayabilir.Eğer İran da bir şekilde bu pakta dâhil edilebilirse Türkiye’nin dış politikası, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki gibi geniş bir etki alanına ulaşabilir mi? Türkiye’nin önünde böyle bir fırsat bulunup bulunmadığını zaman gösterecektir.

Türkiye’nin bu anlaşmadan sonra atacağı adımlar hem kendi yönünü hem de olası bir dünya savaşının seyrini etkileyebilir. Rusya’nın Çin ve İran üzerinden Orta Doğu’da kurduğu hesaplar değişebilir. Amerika’nın Suudi Arabistan ve Türkiye üzerinden bölgesel bir düzen kurma girişimi olarak yorumlanan bu anlaşma, farklı bir stratejiyle beklenmedik sonuçlar da doğurabilir.

Elbette bütün bunlar, İran’ın ve Türk devletlerinin bu pakta katılıp katılmayacağına bağlıdır. Eğer ilerleyen süreçte yedi Türk devleti ve İran da bu yapıya dâhil edilirse Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk dünyasının birliğine ve Kızılelma idealine katkı sunan bir devlet adamı olarak tarihe geçebilir.

Ancak dostumuz Trump’ın itibarını kurtarmak adına Suudi Arabistan’la birlikte İran’a karşı bir savaşın ya da hasmane bir politikanın içine girilirse, Amerika, İsrail, Çin ve Rusya arasındaki gerilim daha da büyüyebilir. Böyle bir durumda bu ittifakın, yeni bir dünya savaşının fitilini ateşleyen gelişmelerden birine dönüşmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Türkiye, insanlığın geleceği açısından kritik bir dönemeçte bulunuyor. Sınavı ağırdır. Ya İran’ı da içine alan, Türk dünyasını güçlendiren ve emperyalist hesapları boşa çıkaran bir politika izlenecek ya da İran’a karşı alınacak tavır, Türkiye’nin Amerika ve İsrail’in politikalarına yakınlaştığı yönündeki tartışmaları büyütecektir.

Herkes iyi bilsin ki İran da Pakistan da köklü Türk tarihinin izlerini taşıyan coğrafyalardır. Türk’ü Türk’e kırdırma politikasının kazananı olmayacaktır. Bu oyunu milletimizin sağduyusunun bozacağına inanıyorum.

Dünyayı yöneten güç odaklarının istismar, suç ve çıkar ilişkilerinden kurtulmanın yolu, daha adil ve bağımsız bir uluslararası düzen kurmaktan geçmektedir. Türk Devletleri Teşkilatının ayağa kalkması, Turan idealinin yalnızca sözde kalmaması ve Türk devletleri arasında dilde, fikirde ve işte birliğin hayata geçirilmesi bu açıdan büyük önem taşımaktadır.

Dünya Türk’ün güç merkezine er ya da geç teslim olacaktır, olmak zorundadır anlayışıyla hareket etmek yerine, Türk dünyasının gücünü adaletle, akılla, üretimle ve dayanışmayla ortaya koyması gerekir. İnsanlığın ihtiyacı olan da bud