Çok değerli okuyucularım, kıymetli hemşerilerim…
Bir önceki yazımda Kastamonu’nun tarihinden, kısacık da olsa bahsetmeye çalışmıştım. Gösterdiğiniz ilgi ve güzel mesajlarınız için hepinize teşekkür ederim. Anladım ki insan nerede yaşarsa yaşasın, memleketinin adı geçince yüreğinde başka bir kapı açılıyor.
Bu kez biraz da Kastamonuluların gurbete geliş hikâyesinden, özellikle de Beykoz’a gelişimizden bahsetmek istiyorum.
Çünkü bizim gurbet hikâyemiz öyle bir anda başlayıp biten bir hikâye değil. İçinde ekmek kavgası var, aile var, hemşehrilik var, komşuluk var… Biraz da birbirini çağırmanın hikâyesi var.
Yıllar önce Kastamonu’dan birkaç aile ekmek parası kazanmak, çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak için İstanbul’un yolunu tutmuş. Beykoz da o yıllarda iş imkânları açısından önemli bir yer. Tekel Fabrikası var, Şişecam var, Kundura Fabrikası var. Çalışacak insana ihtiyaç var.
Bir hemşehrimiz iş buluyor, ardından memlekete haber gönderiyor:
“Burada iş var, gelin…”
O gelmiş, ardından kardeşi, akrabası, köylüsü, komşusu gelmiş. Bir bakmışsınız Kastamonu’nun bir köyünden birkaç aile Beykoz’da yan yana yaşamaya başlamış.
Çünkü o yıllarda insan yalnızca kendisi için gelmiyordu gurbete. Kendisinden sonra gelecek olanı da düşünüyordu.
Birinin işi varsa diğerine kapı açıyordu. Birinin kalacak yeri varsa, gelen hemşerisine “Bizde kal” diyordu. İş bulunuyor, ev bulunuyor, sonra sıra memleketten eşe dosta haber göndermeye geliyordu.
Derme çatma evler yapıldı.
Çatılar belki bugün baktığımızda çok basit görünür. Ama o evlerin içinde kocaman hayatlar kuruldu. Çocuklar büyüdü, sofralar kuruldu, bayramlar yaşandı, düğünler yapıldı. Komşuluklar oluştu.
Ve belki de en önemlisi, insanlar gurbette kendilerini yalnız hissetmedi.
Çünkü yanındaki komşusu Kastamonuluydu. Yan sokakta akrabası vardı. Biraz ileride köylüsü oturuyordu.
Memleketten ayrılırken yanımıza Kastamonu’nun havasını, suyunu, dağlarını getiremedik. Ama başka bir şeyi getirdik. Komşumuzu getirdik, akrabamızı getirdik, hemşehrimizi getirdik.
Belki de gurbette ayakta kalmamızı sağlayan en önemli şeylerden biri buydu.
Beykoz’un bugün bildiğimiz mahallelerinde, sokaklarında yaşayan birçok Kastamonulu ailenin hikâyesinin arkasında işte böyle bir geçmiş vardır.
Aslında Beykoz’a o kadar çok geldik, o kadar çok yerleştik ki zamanla Kastamonu’dan ayrıldığımızı bile unuttuk. Hatta bazı mahallelerin ve köylerin kuruluşunda, gelişiminde önemli rol oynadık.
Riva, Örnekköy, Paşamandıra, Zerzevat, Alibahadır…
O yıllarda büyük ölçüde boş olan bu topraklara Kastamonulu hemşehrilerimiz geldi. Evler yaptık, aileler kurduk, çocuklar büyüttük, sokaklar oluşturduk. Bir zamanlar sessiz ve boş olan bu yerlere hayat verdik.
Bugün bu bölgelerin her birinde geçmişimizin, alın terimizin ve hatıralarımızın izleri var.
Öyle ki bu köyler bizim için artık sadece Beykoz’un birer mahallesi değil, kendi memleketimizden bir parçaydı. Kastamonu’dan uzakta ama Kastamonu’ya hiç de uzak olmayan yeni bir yuvamız olmuştu.
Biz Beykoz’a sadece yerleşmedik; bu topraklara emek verdik, hayat verdik ve Beykoz’un hikâyesinin bir parçası olduk.
Bir fabrika kapısı, bir iş imkânı ve memlekete gönderilen bir haber…
Sonrası zaten çorap söküğü gibi gelir.
“Ben geldim, burada iş var.”
“Sen de gel.”
“Çocukları da getir.”
“Bir ev bakarız.”
“Olmadı, şimdilik bizde kalırsınız.”
Böyle böyle büyüdü Kastamonuluların Beykoz’daki hikâyesi.
Tekel’de, Şişecam’da, Kundura’da çalışan büyüklerimiz yalnızca evlerine ekmek götürmek için mücadele etmediler. Bugün üzerinde yaşadığımız hayatın temellerini de attılar. Alın terleriyle, emekleriyle bu ilçenin bir parçası oldular.
Bugün Beykoz’da yaşayan Kastamonuluların hikâyesi, sadece göç etmiş insanların hikâyesi değildir. Aynı zamanda emeğin, dayanışmanın, paylaşmanın ve memleket sevgisinin hikâyesidir.
Belki Kastamonu’nun köyündeki çeşmenin suyunu Beykoz’a taşıyamadık ama memleketin kültürünü, sıcaklığını ve insanlığını taşıdık.
Kastamonu’dan çıkarken geride bıraktığımız evlerimiz, köylerimiz, dağlarımız vardı. Ama burada yeni evler kurduk, yeni dostluklar edindik, çocuklarımızı büyüttük. Beykoz’u da memleketimiz bildik.
Şimdi dönüp baktığımda şunu düşünüyorum: Biz buraya yalnızca ekmek parası kazanmak için gelmedik. Bir hayat kurduk, bir kültür oluşturduk, birbirimize sahip çıktık.
Ve bugün hâlâ Kastamonu denildiğinde gözleri parlayan, memleketinden söz edildiğinde heyecanlanan insanlar varsa bunun sebebi, geçmişten bugüne taşınan o güçlü bağdır.
İşte Kastamonulu olmak biraz da budur.
Nerede yaşarsan yaşa memleketini unutmamak, hemşehrini yalnız bırakmamak, kapını çalana sofranda yer açmak…
Biz belki Kastamonu’nun havasını, suyunu, dağlarını getiremedik. Ama insanını getirdik.
Ve iyi ki getirdik.
Kalın sağlıcakla.