Paşabahçe bir orduydu, işçileriyse askerleri

İlerici cumhuriyetin ateşi

Paşabahçe'nin cam fabrikası devrimci cumhuriyetin halkçı üretim için yaktığı bir ateşti. Devlet-i Aliyye'nin, yani Osmanlı'nın Beykoz'da teşvik ettiği cam sanatına modern bir boyut kazandırmak o coğrafyanın hafızasını tazelemekti. İşte genç cumhuriyet 20. yüzyılda kaderine terk etmediği vatan topraklarında var olmanın hafızasını Paşabahçe'de bu üretimeviyle tazeledi. Türk aydını Sunay Akın'ın tabiriyle "Kuvayı Milliye'nin ateşi Paşabahçe'nin fırınlarında yanıyor"du. Bu ateş ki, hiç şüphesiz camın özü olan ateşin, yani ilerici cumhuriyetin ateşiydi. Cam fabrikasının temellerinin atılmasından 4 yıl önce rakı fabrikasını Paşabahçe'ye kuran irade o rakıya koyulacak bardağı düşünmeden edemezdi.  Ne de olsa cam demek, tıpta, gıdada her alanda sağlık demekti. Türk dünyasının en büyük devrimcisi Atatürk'ün bu ilerici cumhuriyeti Boğaziçi'nin hemen dibinde ağasına, paşasına zevk ve sefa devirlerindeki tüm görgüsüzlükler misali yalılar, saraylar inşa etmedi, tam tersi vatandaşını eğiterek üretime katılmasını teşvik ederek fabrikalar inşa etti. Tabii Atatürk'ün ardından elbette çok şey değişti.

Hakkını alma çabasına giren örgütlü Paşabahçe işçisi

Gün geldi, Paşabahçe'de üreten işçi hak ettiğinin karşılığını göremedi, üretenlerin sırtından geçinenlerse o zamanlar çok daha temiz olan Boğaziçi'ndeki masmavi denize girip serinledi, fabrika lojmanlarında tenis oynayıp gününü gün etti. İşçilerse sıcak fırınların karşısında, tozlu ortamlarda sağlıksız koşullar altında adeta köle misali ezildi. Neyse ki, bu kötü gidişe Türkiye'yi saran sosyalist dalga müsaade etmedi, zira bedenen çalışarak yıpranan insanlar da oturarak ülkeye kendilerinden çok daha az katkı sağlayan insanlar gibi yaşamayı hak ediyordu. Hakkını alma çabasına giren örgütlü Paşabahçe işçisi de bu sol bilinçle Türkiye'deki şanlı grevleri şarkılarla, türkülerle, sloganlarla bir bir hayata geçirdi, hatta DİSK gibi önemli bir sendikanın kuruluşuna bile ilham verdi. Beykoz'da yalnızca rakı ve cam fabrikaları yoktu elbette. Yine, kökleri Devlet-i Aliyye'ye dayanan deri ve kundura, tuğla fabrikaları başta olmak üzere, genç cumhuriyetin Anadoluhisarı'ndaki halat  fabrikasıyla beraber tüm bu fabrikalarla pararel olarak çalışan pek çok küçük işletme ve atölye de mevcuttu Beykoz'da ama Paşabahçe'nin cam ve rakı işçisi aynı havayı soluyarak aynı yöreye ait olmayı çoğunluğuyla başararak Boğaz'a nazır olarak kurduğu mahallelerdeki sivil dayanışmasını iş hayatında da çok güçlü bir şekilde birleştirdiği için o fabrikaların ve irili ufaklı üretim yerlerinin bilinçli hale gelen işçilerini de peşinden sürükledi. Böylece Paşabahçe işçisi Beykoz'da adeta Türkiye'ye nam salacak bir baba, bir abi görevi üstlendi. Paşabahçe işçisi öncülüğüyle kısa hayatta güzel yaşama hakkının en güzel örneklerinden biri oldu. İlçede sayı olarak daha fazla olan bu işçilerin ekonomiye sağladığı katma değer, zanaatlarının kalitesi zaten dünya çapındaydı. Sadece bu gerçekler bile el yazısı sembol olan ve bir zamanlar merkezi rakı kokan Paşabahçe kültürünün bir semt adının daha ötesinde sonsuza dek yaşayacak bir efsane olması için yeterlidir. Herhalde doğal güzelliğini estetik olmayan fabrika bacalarıyla özdeşleştirip hala da böylesine doğal ve güzel kalan başka bir yer yoktur.

İşçilerin yenilgisi

Zamanla Beykoz'u sadece parası olanın turizmine açma planı yapan 80 sonrasındaki o sağ liberal siyaset bu noktada düşündüklerini teker teker hayata geçirdi. Paşabahçe'de fabrika duvarlarının arasında iyi bir hayata sahip olan işçileri çok fazla kazanıyorlar diye eleştirenler ve şehrin içinde, denizin dibinde fabrika mı olurmuş diye sinsi sinsi halkın genleriyle oynamak isteyen o liberal zihinliler fabrikaların duvarlarını Alman komünistlerin inşa edip Batı'nın sürekli olarak kötülediği Berlin Duvarı misali zamanla işçilerin üstüne yıkmayı başardı. Zaten sömürücü Batı dünyasının barış ve zafer dediği şeyler aslında dünyadaki işçilerin ve ezilenlerin yenilgisinden başka bir şey değildir. Şimdi Beykoz'da yıkılmış ve yıkılacak olan fabrika duvarlarının yerine inşa edilecek otellere ya da yeni yapılara parası olmadığı için iyi eğitim alamayan Beykoz'un yoksul halkı kalifiye bir işçi olmaktan çok, daha çok ayakçı olarak alınabilir ve kasıtlı olarak yoksullaştırılıp gericileştirilen bu halk asla zanaatkar Paşabahçe işçileri misali haklarını alarak iyi şartlarda yaşayamaz, babadan oğula temelden zanaatkar ve güçlü olamaz. Ne de olsa işçiler yenilmiştir bir kere!

Bolşevik Beykoz

Beykoz'da fabrikalar kapatıldı ve zamanla nice liseden daha kalitesiz olan özel üniversiteler açılmaya başlandı. Adına Beykoz, Medipol, Türk-Alman denilen üniversiteler bunlara örnektir. Kavacık'ta ağırlıklı olarak beyaz yakalıların yer aldığı plazalarda ise yerli ya da yabancı özel şirketler o serbest piyasacı sermayedar rolüyle çoktandır hayattalar. Tabii bunların hiçbiri yoksul Beykoz halkı için artık yüzüne dahi bakılmayan meslek liselerinden daha işlevli olan ve yine buradaki kalitesiz özel üniversitelerden çok daha fazla insanın yüzüne güldürecek olan Paşabahçe'nin fabrikalarından değerli olamaz. Zaten bazılarının adını bile duymadığı bu çapsız üniversitelerin dünyada yeri yoktur ama Paşabahçe'nin camı ve Türk ulusunun rakısı her zaman dünya markasıdır ve asıl okul bu fabrikalardır. Kaldı ki, fabrikalarda işçinin sanat evi, işçinin spor alanı, işçinin hobi alanı ve çocuklarının eğitim alanı, kreş alanı gibi yerler olursa o fabrika işçiye gerçek cennet olur. Bir de bolca zamanı olursa o işçinin, işçilik son dönemler neslinin pop yıldızı olma hayali gibi bir hedef olur. Sınıf farkı da ortadan zamanla kalkar. Emeğin yüce değeri bu tür yaptırımlar eşliğindeki bilinçle toplum genelinde kabul görür ve özendirici olur. Paşabahçe emekçisi anne ve babalar kendilerine ve ailelerine iyi imkanlar sağladılar. Bir plazadan doğaya daha az zararı olan bahçeli şirin evlerini kazandıkları fabrikaların yakınlarına yaptılar. Durumlarına göre arabalarını rahatlıkla aldılar, hatta yazlıklarını da aldılar. Yani bir dönem cenneti yaşadılar, çünkü bu işçiler sol düşünceyle tanışarak mahalle kültürünün verdiği uyumla resmen bir aile gibi oldular ve adeta bir arı gibi, bir asker gibi düşünüp üreterek patronlarla olan sözleşmelerini patronları inim inim inleterek yaptılar ve uzun bir süre işin sonu işçilerin zaferiyle sonuçlandı. İşte 1 Mayıs 1977 Katliamı'nda kahpece öldürülen nice güzel insanın kanında ve canında bu kapitalist, yani sermayedar inlemelerin o kahrolası intikamı vardır. İstanbul'un 39 ilçesinde bir zamanlar en çok Beykoz'a, hatta bir tek Beykoz'a "Bolşevik Beykoz" denmişse, Paşabahçe için Küçük Moskova benzetmeleri yapılmışsa ve Paşabahçe civarında uzun yıllardır faşist olanlara dışlanarak bakılmışsa bunun nedeni zafere giden ve güzel bir dünyaya çıkan yolda verilen bu örnek mücadeledir. Beykoz'u var eden eller bir siyasi eylemde ya da sol bir partinin mitinginde her zaman "İşçi Beykoz geliyor!" diye slogan atar ve ne mutlu ki o alana alkışlar eşliğinde girer, çünkü sol kültürde en çok işçiye saygı duyulur.

Paşabahçe bir orduydu, işçileriyse askerleri

Bugün Paşabahçe'nin ekmeğini yemiş her Beykozlu, dünyada en uzun süre ayakta kalan Devlet Aliyye'nin tarihini incelemezse, genç cumhuriyete, Türkiye'ye özgü sosyalizmin kurucusu Atatürk'e ve Türkiye'yi en ileriye taşımak isteyen o devrimci geleneğe büyük bir sevgi beslemezse hafızasını yitirmiş olur. Artık Beykoz'un en güzel noktalarında olan eski fabrikaların arazileri ağasına, paşasına peşkeş çekilmişse, Beykoz içinde ayrı bir Beykoz yaratanların lüks evlerine o şanlı işçi sınıfının torunları, çocukları üç kuruşa kapı beklemek için, bağdaki bahçedeki işler için, temizlik yapmak için gidecekse olmaz olsun o sözde yeni ve güçlü Türkiye! Oysa bu semtin çocukları kendi ordusunu geri istemeli. Peki hangi ordu bu? Birilerinin kendi istediği gibi yön verdiği koskoca silahlı kuvvetlerden bahsetmiyorum. Paşabahçe gibi güçlü bir işçi ordusundan bahsediyorum. Gerçekten de Paşabahçe bir orduydu, işçileriyse askerleri.

Selam olsun

2021'in 1 Mayıs'ında selam olsun o ordunun şanlı askerlerine! Selam olsun bir zamanlar demokrat bile olamayan Demokrat Parti'nin kalesi olan ve Kanlı Pazar'da devrimcilere karşı dövüşmeye giden Paşabahçe'nin gerici mahallelerinden ilerici mahallelerini var edenlere! Ne de olsa Beykoz'daki hiçbir meslek grubu ağababalarını ve faşistleri bu bilinçli Paşabahçe sendikacıları ve işçileri kadar titretmedi. O işçiler dönemin cumhurbaşkanı Özal'a, "Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı!" diyebiliyordu. Bugün o işçilerin çocukları, torunları Türkiye'nin mevcut koşullarında cumhurbaşkanına sosyal medyadan iki kelime etse terörist ilan edilir hale geldi. Ayrıca bu çocuklar sağ ve aşırı sağ siyasetin yarattığı yeni nesil tosuncuk falan değillerse, bırakın sıfırdan ev yapmayı, ne araç ne de yazlık almayı, üç kuruşa çalışacakları bir iş bulup borç batağından kurtulsalar kendi zaferlerini ilan edecekler. Buna da zafer denecekse tabii! Sadece bu basit örnekler bile Türkiye'nin ne kadar geriye gittiğinin göstergesi değil mi?

YORUM EKLE