YOL

Belli belirsiz seçilen yansımama baktığım camı aralamış, sırtımı duvara yaslayarak dışarıyı seyrediyordum. Ilık bir ilkbahar rüzgârı, yaz gelmeden önce vedaya hazırlanır gibi tenime değiyor, insanın içini ısıtan o kısa huzur anını fısıldıyordu.

Belli belirsiz seçilen yansımama baktığım camı aralamış, sırtımı duvara yaslayarak dışarıyı seyrediyordum. Ilık bir ilkbahar rüzgârı, yaz gelmeden önce vedaya hazırlanır gibi tenime değiyor, insanın içini ısıtan o kısa huzur anını fısıldıyordu.

Tam o sırada sivrisineğin tiz vızıltısı sessizliği paramparça etti. İrkilerek elimi havada savurdum. Sinirim, küçücük bir canlıya haddinden fazla yüklenmişti sanki. “Şu kahrolası sinekler de gelir hep beni bulur,” diye söylendim. Bir an duraksadım. Gerçekten beni mi bulmuştu, yoksa ben mi onu fark etmeye tahammül edememiştim?

Dışarının kaotik ama bir o kadar canlı manzarasından gözlerimi çekip kolu kırık masa sandalyesine çevirdim. Sandalyeyi seviyordum. Eşyaları hoyratça kullanan biri değildim ama kırılmıştı işte. Suçu başkasına atmak kolay gelmişti; nakliyatçılara… Kendime pay biçmek istememiştim. Tıpkı hayatta çoğu şeyi kırarken yaptığımız gibi.

Tıp okuyordum. Yoruluyordum. Eve kapanmış, dünyayla arama kalın bir cam çekmiştim. Kırık sandalyede saatlerce ders çalışırken bedenim ağrıyor ama buna bile ses etmiyordum. Bugün ise içimde açıklayamadığım bir dürtü vardı. “Bugün çık. Bugün yeni bir şey yap. Bugün bir şeyi yerinden oynat.

Gardıroptan rastgele kıyafetler aldım. Aynanın karşısında kendime baktım. Yargılayan gözlerim vardı hâlâ. Onları susturup hazırlanırken, takı kutusunun köşesinde bana bakan kolyeyi fark ettim. Gümüş renkli, ortasında üç harf: Ada. Adım. Beni bana bağlayan tek şey gibi. Boynuma takarken parmaklarım istemsizce titredi. Sanki kendime adımı, kim olduğumu hatırlatıyordum.

Apartman merdivenlerini inerken düşüncelerim yavaşlamıştı. Tam kapıyı açtığım anda, bana doğru fırlayan kediyle yerimden sıçradım. Kedi hiç durmadan merdivenlere atıldı, sahibinin dairesine kaçtı.

Sinirle kapıyı sertçe kapattım. “Yine sen…” dedim boşluğa.

Aslında zararsızdı. Hatta sevimliydi. Ama nedense bana hep rahatsızlık veriyordu. Belki de bana kendimden bir şeyler hatırlattığı içindi: kaçmayı, geri dönmeyi, korkup yine de yaşamayı…

Caddeye çıktığımda her şey yakından daha gürültülüydü. İnsanlar birbirine çarpıyor, kimse durup özür dilemiyordu. Bir eczanenin camında sinek ilacı afişi dikkatimi çekti. Sabahki sivrisinek geldi aklıma. “Yok et,” diyordu afiş. “Rahatsız edeni yok et.”

Adımlarım yavaşladı. İçimde belirsiz bir huzursuzluk kıpırdandı. Neden bu kadar kolay yok etmeyi seçiyoruz? Kafamı sallayıp yürümeye devam ettim.
Tam o sırada ani bir fren sesiyle irkildim. Yoldan kaldırıma fırlayan bir sokak kedisi… Araba durmamıştı bile. Sürücü camdan bağırmış, sonra gaza basıp gitmişti. Kedinin titreyen bedenine baktım. Elim kalbime gitti. “Geçti,” diye fısıldadım, kime söylediğimi bilmeden.

Yolda yürürken birbirine çarpıp özür dilemek yerine söylenenler, telefonda konuştukları kişiyle kavga edenler, yemek restoranının önünde bir deri bir kemik kalmış köpek, kaldırım taşları arasında yeşermiş papatyayı ezerek geçenler ve daha niceleri… Her gün izlediğim manzara meğerse beni dört köşeden çevrelemiş bir illüzyonmuş. Bizi bir hiçliğe sürüklemiş, süslü ama içi boş bir gösteriş…. Merhametten yoksun, kendisini kabalıklarda gizleyen bencilliğin, sahte bir gerçeklikten ibaret olduğunu irkilerek fark ettim. İçime büyük bir dert oldu bu his. İnsanların nasıl bu kadar duyarsızlaştığını anlamıyordum. Sadece kendileri vardı. Aynaya baktığımdaki yansımam yine aklıma geldi. Bakıyor ama görmüyorlardı, görmüyordum. Merhamet, sanki herkesin cebinden düşmüş ama kimsenin eğilip almadığı bir şeydi. İnsan kendine bile bu kadar uzaksa, başkasına nasıl yakın olsun?Aynadaki yansıma ben miydi? İnsan aynadaki yansımasına baktığında içini görebilir mi?

Adımlarım hızlandı. Düşüncelerim düğüm düğüm olmuştu. “Kim bu insanlar?” diye sordum kendime. Sonra anladım: Biz.

Mobilyacıya vardığımda kapıyı açtım. “Ding!” sesiyle içeri girdim. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Açtığımda nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda bir ayna vardı.

Ama bu, evdeki gibi yüzümü değil; biraz önce görmezden geldiğim her şeyi yansıtıyordu. Sivrisineği, kediyi, köpeği, papatyayı… Ve onları görüp geçen beni.

Saçlarımı kulağımın arkasına ittirdim. Aynaya baktım. İlk kez yargılamadan.