Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma, ilk bakışta bölgesel güvenlik ve iş birliği anlaşması olarak değerlendirilebilir. Ancak Ortadoğu’nun bugünkü şartları dikkate alındığında, bu anlaşmanın çok daha geniş jeopolitik sonuçlar doğurabilecek bir adım olduğu açıktır.
Amerika ve İsrail’in karşısında Çin, Rusya ve İran ekseninin giderek daha belirgin hale geldiği bir süreç yaşanıyor. İran’a yönelik saldırılarda Amerikan üslerinin önemli bir bölümünün Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinde bulunması da Suudi Arabistan’ın bölgedeki konumunu daha önemli hale getiriyor.
Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntı da Yemen meselesidir. Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki savaş ve Yemen’deki Husilerin İsrail ve ABD karşıtı tutumu, bölgedeki dengeleri doğrudan etkiliyor.
Suriye ve Irak’taki Yeni Denklem
Suriye’de Esad sonrası yönetimin henüz tam anlamıyla kurumsallaşamadığı bir dönemden geçiyoruz. Suriye’nin geleceği, ülkenin etnik ve mezhepsel yapısı, Türkmenlerin konumu ve Irak ile ilişkileri hâlâ önemli soru işaretleri barındırıyor.
Irak tarafında ise Kerkük meselesi Türkiye açısından ayrı bir önem taşıyor. Kerkük’ün yönetimi, Türkmenlerin bölgedeki siyasi ve ekonomik ağırlığı ve petrol kaynaklarının geleceği, Türkiye-Irak ilişkilerinin yönünü belirleyebilecek konular arasında.
Eğer Irak yönetimi Türkmenlerin haklarını güçlendiren ve Türkiye ile ekonomik-siyasi iş birliğini geliştiren bir anlayış ortaya koyarsa, Ankara açısından önemli bir fırsat doğabilir. Türkiye'nin bu fırsatı doğru değerlendirmesi gerekir.
Ancak Türkiye’nin hemen yanı başında, ABD’nin bölgesel politikaları açısından stratejik önem taşıyan Kuzey Irak gerçeği de bulunmaktadır. Barzani yönetiminin bölgedeki konumu, Türkiye’nin güvenlik politikaları açısından dikkatle değerlendirilmek zorundadır.
Suudi Arabistan Meselesi
Suudi Arabistan konusunda ise Türkiye’nin duygusal değil, tamamen devlet aklıyla hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Suudi yönetiminin tarihsel geçmişi, Vahhabilik anlayışı ve İngilizlerle olan tarihsel ilişkileri üzerine çok farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak bugün Türkiye açısından esas mesele, Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki söyleminden ziyade, hangi jeopolitik eksende hareket ettiğidir.
Suudi Arabistan’ın ABD ile ilişkileri, bölgedeki Amerikan askeri varlığı ve İsrail’le ilişkilerinin geleceği, Ankara’nın Riyad ile kurduğu yeni ilişkinin hangi çerçevede şekilleneceğini belirleyecektir.
Bu nedenle Türkiye’nin Suudi Arabistan ile yaptığı her anlaşmanın arka planını, sadece ekonomik veya askeri iş birliği olarak değil, büyük güçler arasındaki rekabetin bir parçası olarak değerlendirmesi gerekir.
Pakistan Neden Önemli?
Pakistan’ın bu denklemde yer alması ise ayrıca dikkat çekicidir.
Türkiye ile Pakistan arasında tarihsel, kültürel ve toplumsal açıdan güçlü bağlar bulunmaktadır. Pakistan’ın Türk milletine yönelik sempatisi ve iki ülke arasındaki savunma iş birliği, Ankara açısından önemli bir stratejik avantajdır.
Ancak Pakistan’ın Suudi Arabistan ve Türkiye ile aynı güvenlik denkleminde yer alması, Çin’in Pakistan üzerindeki güçlü ekonomik ve stratejik etkisi nedeniyle daha karmaşık bir tablo ortaya çıkarmaktadır.
Dolayısıyla bu anlaşmanın yalnızca Washington açısından okunması doğru olmayacaktır.
Türkiye’nin Asıl Gücü Türk Dünyasıdır
Bana göre Türkiye’nin uzun vadeli stratejik gücü, herhangi bir büyük gücün yanında saf tutmaktan ziyade kendi merkezini oluşturabilmesinden geçmektedir.
Bu merkezin en önemli ayağı ise Türk Devletleri Teşkilatı’dır.
Türkiye’nin Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve diğer Türk dünyası coğrafyalarıyla ilişkilerini ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel alanlarda daha ileri bir seviyeye taşıması, Türkiye’nin küresel güç olma yolundaki en önemli adımlarından biridir.
Dilde, fikirde ve işte birlik hedefinin artık yalnızca bir ideal olmaktan çıkarılıp somut projelere dönüştürülmesi gerekiyor.
Savunma sanayii, enerji, ulaşım koridorları, ortak yatırım fonları, ticaret, eğitim ve ortak güvenlik mekanizmaları Türk dünyasının gerçek anlamda bir güç merkezi oluşturmasını sağlayabilir.
Türkiye’nin Önündeki En Büyük Sınav: İran
Bütün bu gelişmeler içerisinde İran meselesi Türkiye açısından belki de en kritik başlıktır.
Türkiye ile İran arasında tarih boyunca rekabet de olmuştur, iş birliği de. Ancak İran’ın bölgedeki konumu, Çin ve Rusya ile ilişkileri ve Türkiye’nin Türk dünyası politikası birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın Tahran’a karşı izleyeceği politika, önümüzdeki dönemin kaderini etkileyebilir.
İran’ın da ilerleyen dönemde bu yeni güvenlik yapılanmasına bir şekilde dahil edilmesi mümkün olursa, ortaya çok farklı bir tablo çıkabilir.
Türkiye; Suudi Arabistan, Pakistan, İran ve Türk Devletleri Teşkilatı ülkeleriyle aynı çatı altında, kendi çıkarlarını merkeze alan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği modeli kurabilirse, ne Amerika’nın ne Rusya’nın ne Çin’in ne de başka bir küresel gücün kolayca yönlendirebileceği bir Türkiye ortaya çıkar.
İşte asıl mesele budur.
Türkiye’nin bir başka ülkenin projesinin parçası olması değil, kendi projesini oluşturması gerekir.
“Bu Pakt Tüm İslam Ülkelerine Açık”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın anlaşmayla ilgili olarak, bu yapının tüm İslam ülkelerine açık olduğu yönündeki açıklaması bu nedenle önemlidir.
Eğer bu ifade yalnızca diplomatik bir mesaj değil, uzun vadeli bir stratejinin başlangıcıysa, Türkiye önümüzdeki dönemde çok önemli bir diplomatik alan kazanabilir.
Ancak burada kritik nokta şudur:
Türkiye, İslam dünyasıyla ilişkilerini güçlendirirken Türk dünyasındaki stratejik bağlarını zayıflatmamalıdır.
Çünkü Türkiye’nin geleceği, bir kimlik tercihi yapmaya zorlanmakta değil; Türk dünyası ile İslam dünyası arasında köprü kurabilecek bağımsız bir güç merkezi haline gelmektedir.
Türkü Türke Kırdırmak İsteyenlere Karşı
İran ve Pakistan coğrafyalarının Türk tarihi açısından taşıdığı önemi de unutmamak gerekir.
İran coğrafyası yüzyıllar boyunca Türk devletlerine ev sahipliği yapmış, Pakistan coğrafyasında da Türk devletleri ve hanedanları önemli izler bırakmıştır.
Bu nedenle Türkiye’nin önceliği, bölgedeki Türk ve Müslüman halkları birbirine düşürmek değil; ortak çıkarlar etrafında buluşturmak olmalıdır.
Türkü Türke, Müslümanı Müslümana kırdıracak hiçbir emperyal hesap Türkiye’nin lehine değildir.
Bugün dünyada büyük güçler arasındaki rekabet giderek sertleşirken Türkiye’nin yapması gereken, herhangi bir kutbun taşeronu olmak değil, kendi ağırlık merkezini oluşturmaktır.
Ya Türkiye Kendi Merkezini Kurar Ya Başkalarının Merkezinde Yer Alır
Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin önünde iki farklı yol belirginleşebilir.
Birinci yol; Türkiye’nin ABD, Rusya veya Çin gibi büyük güçlerin stratejik hesaplarında kullanılan bir ülke haline gelmesidir.
İkinci yol ise Türkiye’nin Türk dünyasını, İslam dünyasını, Avrupa’yı ve Asya’yı birbirine bağlayan bağımsız bir güç merkezi oluşturmasıdır.
Ben Türkiye’nin ikinci yolu seçmesi gerektiğine inanıyorum.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın gerçek anlamda güçlendirilmesi, ortak savunma mekanizmalarının oluşturulması, ekonomik entegrasyonun artırılması ve Türk dünyasının ortak bir stratejik vizyon etrafında birleşmesi artık ertelenmemelidir.
Turan hedefi yalnızca sloganlarla değil; ekonomiyle, teknolojiyle, savunma sanayiiyle, diplomasiyle ve ortak kurumlarla inşa edilmelidir.
Türkiye’nin Önünde Tarihi Bir Fırsat Var
Bugün Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
ABD, İsrail, Çin, Rusya ve İran arasındaki güç mücadelesi bölgenin geleceğini doğrudan etkiliyor. Türkiye ise bütün bu aktörlerle aynı anda ilişki kurabilen, NATO üyesi olmasına rağmen Rusya ve Çin ile de konuşabilen, Türk dünyasıyla güçlü tarihi bağları bulunan ve İslam dünyasında önemli bir ağırlığa sahip ender ülkelerden biridir.
Bu, Türkiye için büyük bir avantajdır.
Fakat avantajı güce dönüştürmenin şartı, başkalarının hazırladığı senaryolarda figüran olmamaktır.
Türkiye kendi senaryosunu yazmalıdır.
Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından gerçek anlamı da önümüzdeki dönemde burada ortaya çıkacaktır.
Eğer Türkiye bu süreci İran’ı dışlayan, Türk dünyasını ikinci plana atan ve Ankara’yı Amerikan-İsrail ekseninin bir parçası haline getiren bir çizgiye taşırsa, bunun Türkiye açısından ciddi stratejik sonuçları olabilir.
Ama Türkiye aynı anlaşmayı kendi bağımsız dış politika hedefleri doğrultusunda kullanır; Türk Devletleri Teşkilatı’nı güçlendirir, İran’la çatışma yerine diyalog kapılarını açık tutar ve İslam dünyası ile Türk dünyası arasında gerçek bir köprü kurarsa, ortaya bambaşka bir tablo çıkabilir.
Belki de Türkiye’nin önündeki en büyük fırsat budur.
Bugün atılacak adımlar yalnızca Türkiye’nin geleceğini değil, Ortadoğu’nun ve hatta yeni dünya düzeninin geleceğini etkileyebilir.
Türkiye’nin sınavı ağırdır.
Ya başkalarının kurduğu masalarda yer alacağız ya da kendi masamızı kuracağız.
Ben, Türk milletinin kendi masasını kurabilecek güçte olduğuna inanıyorum.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın gerçek anlamda ayağa kalktığı, ekonomik ve askeri iş birliğinin güçlendiği, dilde, fikirde ve işte birliğin hayata geçtiği bir gelecek; yalnızca Türk dünyası için değil, insanlığın barışı için de büyük bir umut olacaktır.
Türk devletlerine, Türk milletine ve Türklüğe hizmet eden devlet adamlarına ne mutlu.