Kabul Etmek

Kabul etmek, haklı çıkarmak, acı çekmek veya teslim olmak anlamına gelmez; aksine, olanları ve olmuş olanları kucaklamak demektir.

Hayır, acımak, iyilik yapmak veya indirim sunmak bile değildir; bizi saran düğümlerden kurtulup, daha hafif hissederek uzaklaşabilmektir.

Kabul etmek, gerçeği süslemek ya da onu katlanılır kılmak için kendimizi kandırmak değildir. Aksine, gerçeğin olduğu yerde durabilme cesaretidir. İtiraz etmeden, kaçmadan, “başka türlü olsaydı” ihtimallerine tutunmadan bakabilmektir yaşanana. Çünkü insanı en çok yoran şey, olan değil; olmamış olanla sürdürülen bitmek bilmez mücadeledir.
Çoğu zaman kabul etmek, vazgeçmekle karıştırılır. Oysa kabul, vazgeçmek değil; enerjiyi yanlış yerden çekip, doğru yere yönlendirmektir. Değiştiremeyeceğimiz şeyler için harcadığımız gücü, değiştirebileceğimiz alanlara geri çağırmaktır. Bu bir yenilgi değil, içsel bir bilgelik hâlidir. İnsan ancak burada kendisiyle gerçek bir barış kurar.

Kabulün içinde sessiz ama derin bir şefkat vardır; kendine, başkalarına ve hayata karşı. “Elimden geleni yaptım” diyebilmenin dinginliği, suçlulukla değil sorumlulukla yüzleşebilmenin olgunluğu… Kabul eden kişi geçmişi inkâr etmez; fakat onun gölgesinde yaşamayı da reddeder.

Belki de kabul etmek, acının sona ermesi değil; acının kimliğimiz hâline gelmesine izin vermemektir. Yaşananı bir yük gibi taşımak yerine, onu bir farkındalığa dönüştürebilmektir. Bu yüzden kabul, insanı küçültmez; sadeleştirir. Ve sadeleşen insan, yoluna daha hafif, daha sahici ve daha özgür devam eder.

Çünkü kabul, son değildir; içimizde başlayan yeni ve daha dürüst bir başlangıçtır.