İnsan, çoğu zaman sandığından daha derin bağlar kurar. Ancak bu bağlar her zaman karşısındaki kişiye, duruma ya da nesneye değildir. Bazen insan, aslında kendi verdiği değerin kendisine bağlanır.
Birine ya da bir şeye değer verdiğimizde, o değeri yalnızca dış dünyaya yöneltmeyiz; aynı zamanda kendi içimizde de bir anlam inşa ederiz. Verdiğimiz değer, bizim kim olduğumuzla, neye inandığımızla ve nasıl hissettiğimizle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, bir bağ kurduğumuzu düşündüğümüzde, aslında o bağın önemli bir kısmı kendi içsel dünyamızın bir yansımasıdır.
İnsan verdiği değerin değerine bağlanır. Çünkü o değer, sadece bir duygu değil; aynı zamanda bir anlamdır. Kendi elleriyle oluşturduğu, beslediği ve büyüttüğü bir anlam… Ve insan, anlamına sahip çıkmak ister. Bu yüzden bazen bir insandan değil, o insana yüklediği değerden vazgeçmek zor gelir.
Bu durum, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Dışarıdan bakıldığında, birine fazlaca bağlı olmak ya da kopamamak gibi görünür. Oysa gerçekte insan, kendi değer bilincine sadık kalmaya çalışıyordur. Verdiği değerin değersizleştiğini kabul etmek, sadece karşısındakini değil, kendi içsel tutarlılığını da sorgulamak anlamına gelir.
İşte tam bu noktada bir kırılma yaşanır. İnsan ya verdiği değeri yeniden tanımlar ya da o değeri koruyabilmek için kendini zorlamaya devam eder. Çünkü kabul edilmesi en zor gerçeklerden biri şudur: Her verdiğimiz değer, karşılığını bulmak zorunda değildir.
Bu farkındalık, aynı zamanda bir özgürleşme alanıdır. Çünkü insan, verdiği değerin kaynağının kendisi olduğunu fark ettiğinde, o değeri yeniden yönlendirme gücüne de sahip olduğunu anlar. Değer vermek bir zayıflık değil, bir kapasitedir. Ve bu kapasite, doğru yerde kullanıldığında insanı besler; yanlış yerde ise yıpratır.
Sonuç olarak, insanın bağlandığı şey her zaman dış dünyadaki nesne ya da kişi değildir. Çoğu zaman insan, kendi içinden çıkan değerin anlamına bağlanır. Ve belki de asıl mesele, bu değeri kaybetmeden, onu doğru yere yönlendirebilmeyi öğrenmektir.