Gitmeniz dileğiyle

Depremin üstünden geçen süre neredeyse 2 aya yaklaştı ama acı içinde mağdur olan insanların yarasına hala da merhem olunamadı. Olunması öyle pek kolay değil zaten. Hatırlıyorum da depremin 14 saat sonrasında Hatay'ın Arsuz ilçesinin belediye başkanı Asaf Güven, AFAD ve Kızılay'ın Arsuz'da görünmediğini söylemişti. Ben de bunu sosyal medyada paylaşınca AKP ve Tayyip fanatiği birkaç kişi devletin yetersizliğini değil de haberi yapanları, hatta belediye başkanını eleştirmişti. Fanatiklik böyle bir şey işte, yardıma muhtaç bölgeden yardım talebini dile getiren bir yetkiliden ve bu gerçeği gösteren basın ve medyadan adeta nefret etme, dahası yardım etmeyeni ise koruyup kollama girişimi. Ne sakat, ne ahlaksızca bir düşüncedir bu. 11 ili etkileyen depremde sadece bir ilin bir bölgesinden söz ediyoruz ki, koskoca 11 ilin yüzölçümünü düşündüğünüzde, yetersizliğin boyutunu tahmin etmek o zamandan beri hiç zor değildi.

Oysa sosyal devlet anlayışı, bir doğal afetin hesabını bilimsel çalışmalar yürüterek yapar. Bu afeti en az hasarla atlatmanın temelini titizlikle oturtarak, afet sonrasındaki olası durumları göz önünde bulundurur. En önemlisi, tüm afetler ve kazalar için binbir çeşit arama-kurtarma ve yardım malzemesini stoklarında bulundurarak, bunları kullanacak donanımlı kişileri bünyesinde hazır tutar. Türkiye'deki AKP iktidarı, bu konuda sınıfta kalmaktan öte, bu işin okuluna dahi başlamadı. Sadece kendilerine yakın görükleri torpilli iş bilmeyenleri iş sahibi yapmayı iktidarının bekası için uygun gördü. Böyle olunca depremin ardından günler geçmesine rağmen, susuz ve tuvaletsiz kalan depremzedeleri gördük. Şu rezalete bir bakın! Bu da yetmedi, kanlarımızı bağışladığımız Kızılay'ın çadır sattığına şahit olduk ki, bu da tüm yardım engellemelerinin, ölüme terk etmelerin, gerçek yardımcıları enkazdan uzaklaştırıp tekbir şovlarının ve Cumhur İttifakı siyasetçilerinin halka yaptığı hakaretlerinin haricinde rezaletteki son nokta oldu. Düşünün işte, su götüremiyor devleti ele geçiren bir iktidar, su! Çadırı da satıyor hiç utanmadan! Daha ötesi var mı, yok!

Vatandaşına çadır dahi götüremeyen, yardımlara ve kurtarmaya engel olan bir devlet ve o devletin kurumlarına yerleşmiş partili olmaktan başka pek bir vasfı olmayan tipler gördük afetin çevresinde. Gelgelelim, Türkler deyince tarihte, bir yere göçerek yerleşim konusunda başarılı olan, kurumsallaşma konusunda, devlet kurma konusunda, ustalaşmış bir halk, dinamik bir toplum belirir zihinde. En azından böyle bir gerçek vardı uzun bir süre. Yıllar geçti aradan... Çadır kurmaktan, başka yerleri görmekten, çadırın bulunduğu o kamp kültüründen ve gerçek tarihinden, en önemlisi ise, bilimin ve gelişmenin başı olan merak ve araştırmadan son derece uzak olan tipler yaratıldı ya da belirdi. Hatta, bunlar koca Türk ülkesinin yetkilisi oldu. Örneğin, savaşçı Türk, yakın dövüşü bilme tekniğinin özelliğinden bile pek çok ulusa göre kaldı. Ülkeyi ele geçirenler, Harbiye gibi dünyada hatırı sayılır olan savunma ve savaşçı yetiştiren bir kurumu lağvettiler. Türkiye'nin ilk resmi spor kulübü olan Beşiktaş, adı üstünde temelde jimnastik kulübü dahi olsa koca Türkiye jimnastikçi yetiştirme konusunda da geride. Jimnastik deyip geçilmez. Jimnastik, bedeni en iyi şekilde kullanmanın anahtarıdır. Konu dağılmasın ama, ancak iyi yönetenler nitelikli bir millet yaratabilir. Bu yüzden böylesine önemli bir tarihsel hafızayı hatırlatmak istedim.

Kısaca, düzgün zemine düzgün yapı yaparsan deprem sana bir şey yapamaz. Ama yanlış yere kalitesiz bir yapı yapı yaparsan ve buna müsaade edersen ölüme, sakatlığa, acıya davetiye çıkarırsın ve çok affedersin elaleme, yani "dış güç" dediğine rezil rüsva olursun. Bizde AKP gibi niteliksiz yönetici kadrolarının hakim olduğu ülkede, acı içinde kalındı, rezil rüsva olundu. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur derler ya hani, artık insalarımızda ne vücut öyle pek sağlam ne de pek çok ortam sağlam bir kafaya müsait değil. Ülkenin gerçeği bu. Bunun temel sebebi, kötü niyetli yönetenlere zemin hazırlayan adaletsiz yargı ile birlikte, oluşturulan cehalet ortamında o yönetenleri baş tacı eden ve epey süredir başıboş bırakılan cahil halkın önemli bir kesimi.

Şimdi yakınınlarının yanında bir süreliğine utanarak barınma şansı olmayanlar çadırda yaşayacaklar. E, ne kadar yaşayacaklar orada, ne kadar sağlıklı yaşayabilirler ayrıca? Konteyner evlerde yaşayacak biraz daha şanslı olanları. Yine, ne kadar sağlıklı, ne kadar düzgün ve nereye kadar sabrederek yaşayacaklar orada? Yakınlarını kaybedenler, öksüz-yetim kalanlar, eşsiz dostsuz, evlatsız, komşusuz, aşksız ve aşsız kalanlar... Gelecekleri için ruh hallerini bir düşünsenize onların. En basit örnekle, sanki her gün mü 3 öğün sıcak yemek çıkacak, yok! Unutulur gider yine. Geriye yıkıntılar kalır maddi ve manevi anlamda. Büyük yıkıntılar hem de. En büyük teselli ise, Türk insanının birbirine yardım etme, birbirine kucak açma konusundaki o güzel kültüründen kalan izlerin yaşatılmasıdır. O da ne kadar yeterliyse.

Alınacak en güzel ders ise, aynı acılar bir daha yaşanmasın diye gerçekleri unutmamak ve bu konuda çalışmaktır. Bu da dağılıp yıkılan kültürleri beton inşa edip telafi etmekle reklam yapan vicdansız ve görgüsüz AKP kafasıyla olmaz. O yıkılan binadaki neşe getiren bir bebeğin ya da bir kuşun sesini, bir gencin mahallesinde ya da oturduğu apartmanda gördüğü platonik aşkının güzelliğini, sokaktaki o kedinin hınzır, köpeğin ise masum ifadesini, bir bakkalın mahallelisine verdiği kredi olan veresiye defterinin hatırını, okullarda yetişen gençlerin birbirine yaptığı şakalarını, hastanelerde iyileşen canların hayata yeniden sarılan umutlarını öyle bir zemine besmele çekip temel atarak geri getiremezsiniz. Ne diyeyim, o karanlık kafanızla birlikte, devletin tüm kurumlarından gitmeniz dileğiyle...