Boyalı Kuş ve 23 Nisan

Boyalı Kuş romanını okuyanlar ya da filmini izleyenler, 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'nın doğusunda kaderine terk edilmiş ilkokul çağındaki zavallı bir çocuğun tanık olduğu vahşeti iyi bilir. Boyalı Kuş, ana fikriyle farklı olanın dışlanması üzerine kurgulanan bir eserdir. İlkokul çağındaki çocuk, babası tarafından ırkçı ve acımasız Nazilerin eline düşmesin diye yaşlı bir kadının yanına gönderilir. Yaşlı kadın ölünce çocuk, bir başına kalır ve oradan oraya sürüklenerek acılar içinde hayatta kalma mücadelesi verir.

Çocuk, yaşlı kadın öldükten sonra vardığı bir köyde, esmer teninden dolayı açık tenli yobaz köylüler tarafından adeta şeytanlaştırılır. Hıristiyanların güvendiği şarlatan bir kocakarıya gösterilir ve o andan itibaren hastaları iyileştirmesi için kocakarının yanında yardımcı olarak kullanılarak kah eline yılan alıp hasta vücuduna dokunur kah kulak deliğine konulan kağıdı mumla yakar. Hatta, saçma inanışlar eşliğinde başı açıkta kalacak şekilde toprağa gömülüp başı kargalarca oyularak kanı dahi akıtlır. Sonunda, gerici köylülerce lanetlenip çuval içinde dereye atılan çocuk, yaşlı bir değirmencinin yanına gelir. Değirmenci, eşi ve genç bir erkeğin olduğu evde çocuk, yine şiddete tanık olur. Değirmenci, eşi ile cilveleşen genç erkeğin gözlerini oyup kör bırakırken, çocuk bu vahşetin travmasını yaşar ve değirmencinin eşinin yardımıyla korkuğu o evi terk eder. Ardından çocuk, kuş yakalamakla geçimini sağlayan yaşlı bir adamın yanına sığınır. Başta yaşlı adam tarafından çingene sanılan çocuk, istavroz çıkararak bir Hıristiyanmış gibi yaşlı adama kendini ispatlar. Kuş yakalamak için karın tokluğuna yaşlı adamın yanında kalmaya başlar. Yaşlı adamla arası iyidir. Yaşlı adamın çocuğun elinde kanatlarını boyadığı, çocuğun da havada bulunan kuş sürüsünün içine saldığı minik bir kuş, sürünün içinde farklı olduğu için diğer kuşlarca çabucak öldürülür ve çocuğun önüne düşer. Aslında bu yaşanan, romanın ve romandan uyarlan filmin özetidir. Kuş avını yaptığı yerde bulunan ve erkeklerle birlikte olmayı adet haline getiren genç bir kadını, köyün erkekleriyle birlikte olması nedeniyle köyün kadınları acımasızca öldürürünce çocuk, bilmediği bir hayatın içinde şaşkınlıkla olan biten vahşeti izler. Yanında kaldığı yaşlı adam, cinsel açıdan tatmin olduğu bu kadın öldürülünce intihar eder ve derin bir üzüntüyle sarsılan çocuk, yine bir başına kalır.

Çocuk, hayatta kalma içgüsü ile yeni arayışlar içinde dolaşırken, geldiği bir köyde esmer teni ve Yahudi oluşu dolayısıyla cahil ve acımasız köylülerce hırpalanıp Nazilere teslim edilir ve öldürülmesi kararlaştırılır. Yaşlı bir Alman askeri gönüllü olup çocuğu öldürmek için yola koyulsa da çocuğa acır ve  kaçmasına müsaade edip çocuğu öldürmez. Çocuk, bir süre sonra yine Nazilere yakalanır ve botlarına kapanıp botunu sildiği bir Nazi askerince öldürülmeyip kapı dışarı bırakılır ama kapıda bekleyen bir peder çocuğa sahip çıkarak çocuğa kilisenin ayinlerinde görev verir. Ardından merhametli peder, çocuğa bakması için çocuğu güvendiği bir adama teslim eder. Fakat çocuk, o adamdan da eziyet görür ve adamı bir süre sonra öldürüp katil olacak potansiyele erişir. Çocuğun katil olduğu bilinmez ve günün birinde hasta olan o merhametli pederin ölüsü için yapılan törende ise, kutsal emanetlerin olduğu bir kutuyu törende görev alan çocuk ayağı takılıp yere düşürünce, kilisenin gerici ahalisi çocuğu lanetleyerek pis bir çukura atar. Çocuk, yine sahipsiz ve kimsesizdir. Başıboş gezindiği bir sırada, Naziler tarafından öldürülen bir çocuğun botunu alıp giyer. Kar-kış dolaşır, elbiselerini yıkar, kurutur, yemek bulur, hatta insan avına çıkıp gasp dahi yapar.

Kendine sığınacak yer bulma konusunda ustalaşan çocuk, yaşlı bir hastaya bakan genç bir kadını yanına varır. Genç kadın, onu ev ve bahçe işlerinde kullanır. Evdeki hasta yaşlı adam ölünce mezara dahi çocuk gömer onu. Cinsel arzularını frenleyemeyen bu genç kadın, erekte dahi olamayan çocuğu bir pedofili olarak, adeta hor görülüp eziyet edilen bir seks işçisi gibi kullanmaya çalışır. Ergenlik çağına dahi girmemiş bu çocuktan umduğu cinsel tatmini bulmayan kadın, çocuğa soğuk davranır. Bir gün zoofili kadın, erkek keçiyle girdiği ilişkiyi nispet yaparcasına çocuğa gösterince, çocuk yanında kalıp saf duygularla bir anne gibi sevdiği genç kadına inat, bir gece vakti erkek keçiyi öldürüp keçinin kafasını kadının odasına atar ve o evden de intikam duygusunun yanı sıra hüzün ve kıskançlık eşliğinde kaçar. Keçiyi öldürmek çocuğun ikinci cinayeti olmuştur. Yaşadığı travmanın seviyesi ise, kat be kat artmaktadır.

2. Dünya Savaşı'nın vahşet ortamında çocuk, bir süre sonra Sovyet Ordusu'nun yanında bulur kendini. Kendisine burada iyi davranılır ve üniforma dahi verilir. Arkadaşlarının intikamını köylüleri uzaktan nişan alıp öldürerek alan ve çocuğa sahip çıkan bir Sovyet keskin nişancısı çocukla vedalaşırken çocuğa bir tabanca hediye eder. Çocuk, bu sefer kimsesiz çocukların kaldığı resmi bir kurumda bulur kendini. Oradan kaçıp yakalanınca ayrıca işkence görür. Fırsatını bulduğu bir gün yine dışarı çıkar ve kaldığı yere çok yakın bir pazar yerinde dolaşır. Fakat, hem pazar yerindeki bir tezgahta oyuncağı elledi diye hem de Yahudi olduğu için çocuğu hırsızlıkla suçladığı tezgahın sahibi olan pazarcı, çocuğa çok sinirlenir, hırsız muamelesi yapar. Pazarcı tarafından yüzüne vurulup yere düşürülen çocuğun ağzı kanlar içinde kalır ve çocuk bu duruma yine çok içerlenir.  Çocuk, kaldığı kurumdaki kimsesiz çocuklarla işbirliği yapıp pazarcının tezgahını topladığı saati bekler ve pazarcıyı takip ederek hediye aldığı tabancasıyla onu öldürünce 3. cinayetini işler. Sonunda çocuğu babası bulur ama Nazilerden korunsun diye yanına gönderdiği yaşlı kadın öldüğünden bu yana çocuğun yaşadıkları kendi adını dahi hatırlamamasıyla sonuçlanmıştır artık.

Ben de Boyalı Kuş romanını okuyup filmini izlediğimde, 2. Dünya Savaşı'ndan yıllar önce 1. Paylaşım Savaşı'nın ardından  bağımsızlık savaşını ona güvenen silah arkadaşlarıyla ve halkıyla veren Büyük Önder'in açtığı halk meclisinin anmasını, çocuklara armağan ederek süsleyişini düşündüm hep. Yine, Atatürk'ün silah arkadaşı olan ve fikirlerini danışarak güvenip sevdiği İsmet İnönü'nün, 2. Dünya Savaşı'ndan ulusumuzu uzak tutarak, kendi beyanıyla çocuklara şeker yediremese de babasız bırakmadığı gerçeğini düşündüm. 23 Nisan, ulusal egemenlik olduğu kadar, ırk ve inanç ayrımı gözetmeksizin tüm dünya çocuklarına Atatürk tarafından armağandır ve o çocuklar romandaki boyalı kuş misali dışlanmasın, eziyet görmesin, en iyi şekilde yaşatılsın diye uğraş verilmiştir. Ne mutlu!