Umut...

Gazetemi, hatta tüm gazeteleri internet sayfalarından okuyup kendi kendime değerlendirme yaparım.

Umudumu neredeyse tamamen kaybetmek üzereyken ayrıca sıcaktan da bunalınca biraz bahçeye inip soluklanayım istedim. Hey gidi... Bazı detaylar ne anılar barındırıyor hayatımızda.

Yıllardan 1968... Yeni işçi evlerine taşınalı üç yıl olmuş. Hep birlikte çevreyi yeşillendirmeye düzeltmeye çalışıyoruz. Benim doğuştan yeteneklerim arasında bitkilerle iyi dostluklar oluşturmak var...

Para biriktirmeye başladım. İki ayda 525 kuruşa ulaştım. Yaşım 12. Yıla göre hiç de fena değil. Beykoz fidanlığına meyve ağacı yani fidan almaya gittim. İlk gözüme çarpan orta yaşlı son derece babacan bir bey oldu. Etrafında da gençler var. Görevlinin yanına doğru yürüdüm ve isteğimi aktardım. Bizimle hiç ilgilenmez gibi duran o bey görevliye seslenerek  benim ne istediğimi sordu... Meyve fidanı alacakmış hocam ... Dedi.

Gel bakayım 'Çocuk' diyerek beni yanına çağırdı.

Çocuk... İliklerime kadar titrediğimi hissettim. Hem beyin öğretmen olduğunu anladım, hem de tüm öykülerde ve hatta bir kaç gün evvel okulda seyrettiğimiz filmde Atatürk  hep çocuklara  'Çocuk' diye sesleniyordu.

Ne yapacaksın sen fidanı diye sordu, Bahçemize dikeceğim dedim... Neden sen geldin evde daha büyük biri yok mu? Şaşırdım... Çocuklara satmıyor musunuz? Hayır hayıır dedi. Hem merek ettim hem  de hoşuma gitti ondan sordum. Kim isterse alabilir hem sen ne fidanı istediğine karar verdin mi dedi... Evet erik fidanı istiyorum... Neden? dedi haliyle. Bizim Akbaba'da bahçelerimiz, dayılarım var, her türlü fidanı oradan alabilirim ama erik bulamadım dedim.  Ne istediğini bilen insanları hele gençleri çok severim dedi. İyicene sevecenleşti. Etrafındaki gençlerin de ilgisini çektim sanırım neredeyse etrafımda daire oldular. Adın ne senin oğlum dedi... Sinan dedim... Ooo sana da Sinan ismi yakışırdı dedi. Mimar Sinan'ı biliyordum elbette ve çok hoşuma gitti. Pekii Sinan dedi burası bir devlet kurumu, yani belge karşılığında alışveriş yapacaksın. Erik de en pahalı ağaçtır... kaç paran var? dedi... 525 kuruş dedim... biriktirdim. Nasıl?  dedi... Sabahları gazete satıyorum dedim. Bir başka türlü bakmaya başladı yüzüme... Bak Sinan dedi, Bak oğlum... Burada bu abi, ablaların ziraat fakültesi öğrencileri ve staj yapıyorlar yani eğitimlerinin en önemli bölümü aslında... Hem araştırma hem fiilen uygulama yapıyorlar ve günlerdir çok uzaklardan gelmiş bir erik cinsini bizim özelliksiz fidanlarımıza aşılıyorlar... Sana kaç fidan lazımdı? Hiç düşünmemiştim ama 'üç' diyiverdim. Hah tamam...  Dedi.  Bu fidanların da tanesi 175 kuruş, yani senin paran üç tanesine tam yetiyor... Şimdi sen içeri git paranı öde makbuzunu al, biz de senin fidanları ayıralım dedi. Makbuzla geldiğimde fidanlar hazırdı... Elimi bir yetişkinin elini sıkarcasına sıktı... Aferin  Çocuk...  dedi sonra aferin  Sinan diye ekledi. Çok mutlu oldum bende uzanıp elini öptüm. Teşekkür ederim hocam dedim. Fidanları alıp ayrıldım.

Birini bahçemize, ikisini Emirgan'da teyzemin bahçesine diktim. Teyzem öyle kıymetliydi ki kendimle gururlandım.

Bir kaç sene sonra erik verdi ağacım. Öylesine mükemmel bir 'Türbe Eriği'ydi ki gerçekten benzeri yoktu. Bir tarafı yeşil bir tarafı kırmızı, muhteşem lezzetli, halk tabiriyle kütür kütür, ortasına hafi dokunduğunuzda hemen çekirdeğini bırakırdı...  Böyle meyvelere yarma denir. Şeftalide de aynı şey geçerlidir.

Yıllarca yedik, yedikçe hem öyküsünü anlattım ikram ettiklerime, hem de O hocayı andık. Unutmadan fidanları aldığımızın ertesi yıl tekrar gittim fidanlığa olayı anlattım ama görevlilerin hiç biri inanmadı... Olmaz öyle şey hocanın  evladı gibidir o aşılı fidanlar...  Babasına vermez dediler. Bir kaç kez daha gittim gerçekten çabalamama rağmen bir daha görüşmek mümkün olmadı; adını bile öğrenemedim... Çünkü herkes sadece 'Hoca' diyordu.

Bu muhteşem erikten önce bahçemdeki bir yabani eriğe sonra da başta Akbaba'da dayımın bahçesindekiler  olmak  üzere bulduğum her yabani eriğe aşısını yaptım. Yüzlerce...

Şimdi bir şey sorsam...

Neden anlattım tüm bunları?

Günümüz gençlerinin doğaya ilgisinin kalmadığını dolayısıyla elektronik ve mekanik bireyler yetiştiğini, duygusal ve hassas değerleri unuttuğumuzu, birbirimizi sevmeyi bir alışveriş tekniğiyle değerlendirdiğimizi söylesem çok mu haksızlık etmiş olurum. 

Bu arada bahçemdeki son aşılı ağaç da hiç belirti vermeden bir iki gün içerisinde kurudu. Son birkaç eriği daha dallarında dururken... Sanki benim de içimde bir şeyler kurudu. Soyu yani kardeşleri çeşitli yerlerde yaşamı sürdürüyor ama...

Üzgün ve ...

Evet evet söyleyeceğim.

Umutsuzum.

'Hoca'ya ve onun nezdinde tüm iyi insanlara... Yaşayanlara iyilik, Gidenlere rahmet olsun.

Sanat için ışık yakanlara, ışığı yanık tutanlara selam olsun... 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Harika Öztuna
Harika Öztuna - 12 ay Önce

Yüreğine emeğine duyguna bilgine duyarligina sağlık Sinan ağabeyim iyiki varsın..

Kamil Ali Gök
Kamil Ali Gök - 12 ay Önce

Böyle değerli bir hatıranızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Allah rahmetli Hoca'dan ve onun gibi değerli insanlarımızdan razı olsun...

Hayrullah Günbey
Hayrullah Günbey - 12 ay Önce

Çok etkilendim. Bazen hoca oldum okurken bazen de çocuk. Biraz mekanik mi olduk güzellikleri görmekten vazmı geçtik elinize sağlık olsun

Ayten Postaci
Ayten Postaci - 12 ay Önce

Günaydınlar Sinan Bey yazınızı her paylaştığımız da göz yaşlarını tutmakta güçlük çekerek okuyorum şimdilerde ağaç dikmiyor kesiyoruz yeşile hangi el kesmek için uzanirsa içimden Allah'ım lütfen kesmedim diye dua ederim Tabii sadece dua değil hırsla kesene ..,..

M. Osman Akbaşak
M. Osman Akbaşak - 12 ay Önce

Hiç bir zaman eskimeyecek, güncelliğini yitirmeyecek bir anı. Her daim verecek bir iletisi var.

M. Osman Akbaşak
M. Osman Akbaşak - 12 ay Önce

Bir eklemem ve katılmadığım konu var. Umutsuzluğa yaşamımızda hiç yer olmamalı. Ne olursa olsun mutlaka bir umut beslemeli diye düşünürüm.

Yıldız Komut
Yıldız Komut - 11 ay Önce

Ya ÇOCUK akşam akşam ağlattın beni yine. Güzel yürekli kardeşim.