Eskiden 'Cesur'duk...

 

Bu gün size kırk yıl öncesinden yaşanmış bir öykü anlatmak istedim. Anılar hem geçmişi hatırlamamızı, hem kaybettiklerimizi anmamızı sağlar.

 

Bir dost evinden akşam oturmasından geliyoruz... Muhabbet tatlı gelince saati de gecenin onbir buçuğu etmişiz. Mart ayı ve yıllardan 1981 çünkü küçük oğlum henüz sokakta yürüyemiyor... Zaten arabayla geliyoruz ve miniğim yavrum annesinin kucağında uyumuş.

Evin önünde durdum. Eşim, oğlum kucağında indi, Ben de arabayı adliyenin (Şimdiki Beykoz Vakfı)  önündeki parka dikine park ettim koşar adımlarla eve doğru yürüyordum ki, kuru yemişçinin önünde bir aile, abi affedersin diyerek durdurdu. Genç bir çift. Ürkekler, kadıncağızın başı annem gibi kapalı ve daha da ürkek ... Erkek, buralarda otel var mı? diye sordu... Şaşırdım. Yok kardeşim dedim... Hem otel yok hem de saat on ikiye yirmi beş var yani sokağa çıkma yasağının başlamasına 25 dakika kaldı. Tek yapacağınız hızla Beykoz merkez otobüs durağına yürümek. Eğer otobüs var da binerseniz polis sizi Üsküdar'da bir otele götürür.

Eğer otobüs yoksa, durakta olduğunuz için polis sizi alıp karakolda misafir eder... Haydi hızla gidin dedim ve hızla eve geldim. Eşime de anlatıyorum aynı zamanda yattık ama yastık bıçak olmuş batıyor. Kardeşim de neredeyse  bir yıldır denizde, dünyanın herhangi bir yerlerinde çalışıyor. Ben sanki onu dışarıda bıraktım.

 

Dakika geçmedi ki eşim döndü ve onları alsaydık... dedi. Geceyi karakolda geçirecekler. Bende tam böyle bir şey bekliyordum. Fırladım saat on ikiye on dört var. Evden dört dakikada çıktım. Arabayı çalıştırıp Beykoz'a uçtum. Yazık, kadıncağız tanzim satış mağazasının kapısına sinmiş, delikanlı bakınıyor... Beni tanıdı.  Gelin dedim sizi misafir edeceğiz Eşim ve oğlum sizi bekliyor. Bu cümleyi özellikle tedirginliğini azaltmak ve aile evine misafir edileceğini bilsin diye söyledim. Nasıl olur dedi... Valla çareniz de yok dedim... Gelin, polisin sizi almasına altı dakika kaldı. Korkmayın evimizde bir odamız müsait, sabah da yolunuza gidersiniz dedim. Çaresiz geldiler ve biz on ikiye iki kala eve girdik.

 

Yolda gelirken hem bir coşku hem de bir tür korku yaşıyordum. Ya sorunlu insanlarsa? Sokak kapısını arkasında destek tahtası var, onu alır, yatak odamızın kapısının arkasında oturur ailemi korurum diye planladım.

 

Misafir kabul edebileceğimiz tek bir bölüm var. Salon ya da oda, ne derseniz deyin  son derece şirin ve kullanışlı derlenmiş. Ben gelene kadarda eşim bilmiş yatağı bile hazırlamış. Yatamadık sabaha kadar.  Konu konuyu açtı muhabbetin arkası kesilmedi...  Böylece kapı arkasındaki destek tahtası ya da kapı arkası nöbetine gerek kalmadı.

 

Bursa İznikliymişler. Bu arada bir hafta evvel kaçarak evlendiklerini, henüz aileyle barışın sağlanamadığını da öğrendik. Oğlan askerliğini Beykoz'da yapmış, yaparken de ehliyete başvurmuş. Yazılı sınava girmiş ama başaramamış. Terhis de olunca yeniden sınava girmek için gelmişler. Az ileride halası varmış, orada kalacaklarmış. Geç gelmişler, hala de evde olmayınca sokakta kalmışlar.


Sabah kahvaltı sonrası delikanlı sınavına gitti. Maalesef yine kaldı ve geldi ama seviniyordu sanki. Bir daha gelme bahanesi oldu abi dedi... Yemin billah evlerine davet edildik, geleceğimize dair sözü de verdik.

 

Üç hafta sonra haberleşip Pazar günü gitmeyi planladık. Aldık oğlumuzu çantamızı Otobüs ile Üsküdar'a oradan Kartal’a oradan da vapurla Yalova'ya geçtik... Bitmedi Hemen çıkışta bekleyen Ford minibüslerle de İzniğe ulaştık. Merkezde indik ama adresimiz yok çünkü sorduğun anda bulursun demişti delikanlı.

Bakınıyoruz. Bir genç yanaştı ve kime geldiniz diye sordu... Söyledik... Oğlan birdenbire havalandı. Koşun koşuuun geldiler diye bağırdı... İnanamıyorum İznik üzerimize geliyor. Delikanlı da oradaymış. Koştu boynuma sarıldı... İşte Sinan abim ve ailesi dedi... Cumhurbaşkanı gelmişçesine insanlar sıra halinde gelip elimizi sıkıp boynumuza sarılıyorlar... Şoktayız ve sadece hoş bulduk teşekkür ederim diyebiliyoruz. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama bitti. Bu arada oğlumuz ablaların kucağında, abla bir iki beş değil çok... Bu arada saat dörde geliyor eve geldik. Sofra hazır.... Neyse sofraya da oturduk. O zamanlar 55 kiloyum anca bir iki kaşık yiyebiliyorum ki bundan da ye diye tabağıma bir şeyler boca ediyorlar. Çatlamadan yemeği tamamladık, kalktık çayı içmiştik ki bir bey haydi dedi... Nooluyor demeye kalmadan bize gideceğiz orada da sofra hazır sizin için neler yaptık bir bilsen dediler... Dayısıymış, gitmesek gücenirlermiş... Hem yemek yiyiyoruz hem de çatlamamaya çalışıyorum. Ayrıca sürekli birileri gelip yakından bakıyor ve Allahallah İstanbul’da böyle insan olabilir mi diye, üstelik sesli mırıldanıyor. Yemek yemekten ölüyorum dostlar... Kuran çarpsın bir lokma yiyecek halim kalmadı... Ne olur ısrar etmeyin ölüyorum dedim de bıraktılar.

 

En güzel odayı hazırladılar... Oğlumuzu elden ele gezdirip kucakta uyuttular yattık. Kahvaltı sofrasında yaklaşık elli kişiydik ve çatlarcasına yedikten sonra bizi İznik gölüne pikniğe götürdüler... Güveçlerin altına ateşler yakıldı, patatesler köze yatırıldı, salatalar hazırlanırken bizde göle girip yüzdük. Tatlı su kaldırmıyor yüzmek çok zor geldi. Ama suda hem yüzüp hem içenleri görmek ilginçti doğrusu...

 

Dönecektik ama bırakırlar mı? Üç gün kaldık. Tekrar göle gittik, müzeleri seramik atölyelerini gezdik. Üçüncü gün yalvar yakar yine geleceğiz sözleriyle ayrılabildik. Bizi ayrıca Yalova’ya kadar getirip arabalı vapura uğurladılar.

 

Elbette ki dostluğumuz devam ediyor.

YORUM EKLE