Biz kaç kişiyiz?

Seçim zamanı alınan oyla partiler vitrinde duruyor: HDP meselâ Kürt kökenli vatandaşların sayısıyla övünüyor. CHP, Atatürkçüler ile Cumhuriyetçiler ile ve bunların ülkede oluşturduğu kalabalıklarla övünüyor. AK Parti desen, geçmişte Demokrat Parti'nin ve devamında da ANAP'ın bir uzantısı olarak, ülkedeki muhafazakâr kişilerin sayısıyla övünüyor. MHP deseniz, onlar da Türk kökenli ve Türklerin bu ülkenin gerçek sahibi olduğu konusunda, maneviyata da saygılı bireylerin oluşturduğu kalabalığa güveniyor. Peki, birader, partisi olmayan ve bir partiye girmeyi de doğru bulmayan; demokrasi, adalet gibi çokkültürlülük gibi kavamlara önem veren; yeryüzündeki hiçbir canlıyı düşman bilmeyen; bilime ve akla inanan insanlar olarak biz kaç kişiyiz? 

Düşünmek, herkesin becerdiği, becerebildiği; becermek için çaba gösterdiği bir iş değil. Dahası, düşünmemek için de pek çok saçma sapan şeylerin peşinden gidiyor insanlar... Sorgusuz-sualsiz dinleri, inançları, felsefeleri, parti programlarını, tabuları, alışkanlıkları vb gibi kalıpları kendilerine rehber edinerek, bunların hayatta kalan lider ya da temsilcilerinin peşine takılarak, düşünceyi askıya alıyor. Bir savunma mekanizması olmuş artık düşünmemek... Bu ülkede yaşayanlar, düşünmemek için özel bir çaba sarfediyor.

Neden?

Tembellikten...

İlkokulda öğrendiğim "Armut piş, ağzıma düş" deyiminin aslında tüm yaşamım boyunca, karşımda sürekli büyüyüp duracak olan bir taze fidan olduğunu farkedememişim: Üzgünüm... Bizim toplumumuzun en büyük hastalığı bu çünkü: Çaba harcamadan, isteklerimizin yerine gelmesini sağlamak ve bunun için de 7/24 fırsat kollamak...

"Eğer kolaysa, yanlış yapmışsın demektir" diyor bir filozof, 1700 yıl öncesinde... Ne kadar acıdır ki, ondan daha ahmak olmaması gereken günümüz insanı, her şeyin kolayına kaçabilmek adına büyük bir gayret gösteriyor.

Ne demiştik biz Gezi'de?

"Biz, AKP'siz dine, HDP'siz Kürt'e CHP'siz Atatürk'e ve MHP'siz vatana sahip çıkarız! Biz Halk'ız"

Bizim ille de doğru olana, akıllıca olana karar vermemiz için "kendi haklarımızın elimizden alınmasını" mı beklememiz lâzım?

1990'larda çok güzel bir makale okumuştum Radikal-2'de... Şöyle diyordu:

"Eğer bu tabak-çanak hediyesini Fransa'da bir gazete uygulasa, bir ay sonra kapısına kilidi vurur. Halk, böyle bir saçmalığı mutlaka cezalandırır."

Bizim Fransa'da olduğu gibi tabak-çanak veren gazeteleri protesto etmek için bugünkü duruma gelene kadar beklememiz mi gerekirdi?

Hep kolayına kaçıyoruz:

"AK Parti şunu-bunu yapıyor!"

E, aynısını geçmişte CHP de yaptı, ANAP da yaptı... Ne oldu? Bugün AKP'nin zenginleştirdiği kişileri eleştirenler, geçmişte Atatürk diyerek zenginleşen kişilerden neden hesap sormadılar? 

Üstelik farkında mısınız, bu iş bir kan davasına da dönüştü... Şimdi gelecekte CHP eğer iktidar olursa, bu kez kendine yakın kişiler iktidarın gücünden faydalanacak; AKP'liler ve muhafazakârlar mı cezalandırılacak? Böyle mi olacak? HDP iktidara gelirse, Selahattin Demirtaş'ı dışarıya çıkarıp, Erdoğan'ı mı hapsedeceğiz? İyi Parti iktidar olursa, Murat Ağırel'i serbest bırakıp, Abdülkadir Selvi'yi mi hapsedeceğiz?

Bizim önce bu işleri bir düzene kıymamız gerekiyor:

Adalet? Herkes için adalet...

Demokrasi? Herkes için demokrasi...

Eşitlik? Herkes için eşitlik...

"Aman o zengin olacak-bu zengin olacak... Aman o zarar görecek-bu zarar görecek... Aman bizim arkadaşlara yazık olacak; bizim tarikat-bizim akrabalar zarar görecek" değil...

Nasıl ki bir söz var: Dindar muhafazakârların sürekli tekrar ettiği: "Şeriatın kestiği parmak acımaz" diye? İşte şeriatımız din ya da inanç değil; şeriatımız akıl-bilim-adalet olacak ve kestiği parmak da acımayacak kardeşim!

AKP'liyse AKP'li CHP'liyse CHP'li...
Türk'se Türk Kürtse Kürt 
Sünni ise Sünni Alevi ise Alevi 
Demirtaş ise Demirtaş Erdoğan ise Erdoğan...

Gerçek adalet ne diyorsa, ona bakılacak...

Ancak şimdi ve bugün Nevşin Mengü'ye Canan Kaftancıoğlu'na Berna Laçin'e ağza alınmayacak ifadelerle tacizde bulunanlar serbest kalıyorsa...

Kemal Kılıçdaroğlu'na yumruk atan adam, evinde iktidar yöneticileri tarafından ziyaret ediliyorsa...

El kadar kızın öldürüldüğünü babası ispat ettiği halde mahkeme "kendi düşmüş" şeklinde karar veriyorsa...

Bu adalet olmuyor...

Bu adalet, sakat bir adalet oluyor.

Bu adalet, bilimsellikten uzakta bir adalet oluyor.

Ha, şimdi başa dönelim:

Biz kaç kişiyiz? 

Söyleyeyim:

Bizim sayımız aslında ülkenin yüzde 90'ı... Kalan yüzde 10 belki bizden farklı düşünüyor...

Bu yüzde 90 ise cesaret bekliyor... Biraz cesaret olursa, biraz ortaya güç çıkarsa, o zaman bulundukları ve bence rahatsız oldukları yerlerini terkedip, yanımıza gelecekler.

Bu ise çok uzun zaman almayacak

Göreceksiniz...

Bu partiler, bu dengeler, bu saçma sapan düzen değişecek...

Neye mi güveniyorum?

Elbette gençlere... Bu ülkenin gençlerine...

Onlar, doğayı severek, bilime gülümseyerek yetişiyorlar. 

Belki ben görmem ama siz göreceksiniz...

Motorları maviliklere süreceğiz...

YORUM EKLE