Asıl Biz Kandırıldık

2000'li yılların başlarıydı. Hiçkimse elini taşın altına koymaya yanaşmadı. Cesur adımlar gerekiyordu. Bunu, 1980 yılının izlerini sonsuza değin silmek ve 1923 yılında ilân edilen Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyetini daha da ileriye götürmek adına birileri yapmalıydı. Oysa herkes başını kuma saplamış, herkes 'günlük yaşamak' telâşındaydı. O zamanlar (sonra kapandı sanırım) 'dördüncükuvvetmedya' diye bir internet uzantısı vardı. Kolları sıvayıp birkaç yazı kaleme almıştım. Ergenekonların, davaların, Deniz Kuvvetleri ve Mustafa Balbay andıçlarının havada uçtuğu zamanlar. Biz, Türk Silahlı Kuvvetler'in içerisinde "iyi" ve "kötünün" birbirine karıştığının zaten farkındaydık. Artık bu işler "kişiselleştirmeden" uzakta, bu zeminin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktı. Bu nedenle de "Yahu Ferdi, yapılan tüm araştırmalarda halkın en çok güvendiği kurumlar sıralamasında yüzde 90'larla 1. sırada gelen TSK'nın saygınlığı eriyor" diyenlere kulağımızı tıkadık. "TSK eğer güzel bir zemine oturursa, her yer oturur. Bu, yıllardır memleketin de sosyolojik açıdan dönüşmesinin, evrilmesinin yolunu açar" dedik, geçtik. Hatta bu sırada "Ya Ferdi, bunlar değil miydi bizi yıllardır sakalımız-başörtümüz yüzünden nizamiye kapısından sokmayan?" diyenlerin de yaptıkları propagandaya alet olmayı içimize sindirdik. Hep toplam kaliteyi hedefledik.

Hükümete güvendik... Recep Tayyip Erdoğan'a güvendik. Onun, Başbakanlığı zamanında söylediği sözlere itimat ettik. "Eğer bunu CHP yaparsa (ki, siyasi duruşu ve kendisine oy veren tabanı kesinlikle buna izin vermezdi) yeterince başarılı olamaz ama AK Parti ve Erdoğan'ın TSK'da zaten bir kitlesi yok. Olsa da azınlıkta... Samimi bir şekilde konuya eğilirse, buradan küçük yaralarla çıkar ama geleceğe tertemiz bir TSK bırakırız" diye düşündük.

Olmadı... Kaldırıldık... Hükümet, TSK'nın tepesine "kendisini destekleyen azınlığı" getirdi; onlar da 15 Temmuz'da 17-25 Aralık sürecinin devamını getirmeye yeltendi.

Sonra?

Sonra Kürt Açılımı geldi önümüze... Kanayan bir yaraydı. Birlikte oturup kalktığımız, kız alıp-verdiğimiz, aynı topraklarda yaşayıp ekmeğimizi bölüştüğümüz Kürt Halkı, Cumhuriyet tarihi boyunca hep dışlanmıştı. TRT bünyesinde açılan ve Kürtçe yayın yapan kanalımızla umutlandık. Eleştirenleri duymazdan gelerek, Âkil İnsanlar'a sarıldık. Her türlü moral bozucu durumun karşısında dikildik. Gencecik yaşta öğretmen olan, asker olan evlatlarını "şehit" olarak toprağa vermek zorunda kalan ülkedeki tüm şehit ailelerinden özür diledik: "Allah aşkına, acınızı ciğerinize gömün.... Gelecekte sizin gibi analar-babalar canları yanmasın. Bu kan davası bitsin" dedik. Allah şahit ya, neredeyse hepsi büyük bir hoşgörü gösterdi; o günlerde topluca hareket edip, sürecin önüne koca dağlar çekebilirlerdi. Hepsinin hakkını yedik; bir tek fena söz işitmedik. Barışmak istiyorduk çünkü... Üstelik bunu da CHP ya da HDP yapacak olsa belki toplum olarak "işkillenebilirdik". Hükümetin, AK Parti'nin ve yine sonuçta Recep Tayyip Erdoğan'ın samimiyetine güvendik. Olmadı ama... Sonuçlanmadı... Hatta sonucu da pek fena bitti... Oy uğruna bizzat Hükümet tarafından 82 milyon insan, terkedildik. Geriye ise MİT Başkanı Hakan Fidan'ın önce Hükümet tarafından yalanlanan arkasından da garip bir şekilde yine Hükümet tarafından doğrulanan İmralı görüşmesi tartışması kaldı. Bir de dağdan şehre "kahraman" edalarıyla inen PKK'lıların görüntüleri...

Oysa ki, ben o zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'ı kendi partisinden bile eleştirirlerken, dönemin en büyük muhalefeti olan MHP'lilere karşı şu sözlerle savunuyordum: "Yahu kardeşim, sen olsan 3-5 Kent için kazandığın 70 vilayeti riske atar mısın? Erdoğan çok cesur ve Kürt Açılımı konusunda çok samimidir".

Sonuç?

Kandırıldım... Kaldırıldık...

Sonra?

Sonra Gezi Olayları oldu... Recep Tayyip Erdoğan'ı son kez orada da savundum. Biliyordum gelecekti. Cesur adamdı. Hepimizin ortasına oturacak ve "Gençler, nedir derdiniz? Böyle yapmayın... Her şeyi birlikte halledebiliriz. Ben sizi anlıyorum ama siz de beni anlayın" diyerek söze başlayacak, bir özeleştiri yapacaktı. Memlekette sağcı-solcu ya da o'cu-bu'cu dönemi kapanacaktı. AK Partiye oy vermeyen de Erdoğan tarafından kucaklanacaktı. 

Sonuç? Olmadı... Yine kandırırdık... Dönemin AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, binbir umutla gönderilen Gezi Heyetinin Erdoğan ile görüşmesinden, sözlere şöyle başlayarak bahsetti:

"Bugün AK Parti Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, görüştüğü Gezi Heyetiyle...."

Başbakan Erdoğan demedi...

Biz o gün anladık... Bu yüzden de bugün hem Cumhurbaşkanı hem de AK Parti Genel Başkanı olmasını hiç yadırgamadık. Çünkü biz çok açık bir şekilde kandırırdık. 

Kabataş yalanı... Yok yere harcanan "dürüst" bir imam... Ezilen-itilen ve de hedef gösterilen tertemiz insanlar... Unutmadık...

Biz o günlerden sonra artık hep temkinli davrandık. 15 Temmuz sürecinde de "Demokrasi adına darbelere karşı durduğumuz" halde anlatılanlara hep mesafeli yaklaştık. Hükümet ve Recep Tayyip Erdoğan bilmelidir: Eğer 2000'li yılların başından bu yana bize yaşattıklarını yaşatmasaydı: Biz 15 Temmuz sürecini tüm dünyaya avazımız çıktığı kadar haykırırdık. Ancak "kandırılmış" insanlar olarak, Hükümetin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın söylediklerine hiç kolayca inanamadık. Bu yüzden dönemin Genel Kurmay Başkanı ve bugünün Savunma Bakanı Hulusi Akar'ı TBMM'de sıkıştırdık. Onun ise o gün sanki karşısında "Onbaşı" rütbeli asker duruyormuşcasına Meclis'teki öfkeli konuşmalarının ucunu, Kemal Kılıçdaroğlu'na linç girişiminde bulunan kişilere yaptığı talihsiz konuşmayla bağladık. Bu saatten sonra Bakan Akar'ın hangi sözüne "samimidir" yorumu yapacaktık?

Kaldırıldık, kandırıldık... Tek sıfatı Cumhurbaşkanının oğlu olmak olan Bilal Erdoğan'ın Genelkurmay'dan üst düzey kişilerle, tatbikat sırasında medyaya poz vermesinin şaşkınlığını üzerimizden atamadık...

Kandırıldık ve bu yüzden 31 Mart'ta oy attıktan sonra sosyal medya hesaplarına "Ben oyumu verdim ama tabi en iyisini yine Anadolu Ajansı bilir. Bakalım akşam oyu kime atmışım" yazdık.

Kandırıldık ve bu yüzden Anadolu Ajansı geceyarısı beri akışını kesince ardından da Binali Yıldırım'ın "lütfen" yaptığı basın açıklamasında "Biz kazandık" demesini ciddiye almadık.

Kandırıldık... Bu yüzden YSK'yı da Anadolu Ajansı gibi bir anda itibarsızlaştırmayı başaran Hükümet ve AK Partiye "net" bir şekilde tavır aldık. 

Kandırıldık, kandırıldık ama 23 Haziran sonrası için de memlekete artık AK Partisiz bir sayfa açtık.

Hani 17-25 Aralık sonrası AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan demişti ya: "Ne istedilerse verdik ama kandırıldık" diye...

Bilsin:

Asıl biz kandırıldık...

Tüm bu süreçte üzdüğümüz, hakkını peynir-ekmek gibi yediğimiz herkese karşı boynumuz eğridir. Boynumuz onlara karşı kıldan da incedir.

Onların hakkını da inşallah AK Parti sonrası 82 milyon kenetlenip vermeye çalışacağız.

Hele şu 23 Haziran geçsin de...

YORUM EKLE